tumblrbot asked: WHAT IS YOUR EARLIEST HUMAN MEMORY?
Claire de lune from Claude Debussy! I remember thinking “I have to get out of here to listen more”.
Bir türlü evcilleştirilememiş, yabanıl sözcükler de var bilmediğimiz… Bildiğimizi sandığımız dilin içinde bize uzak duran, kendisini göstermeyen, bir dile yerleşmekten çekinen, kısaca yabani kelamlar sürüsü…
Biraz da buradan merak edin:
Muhayyel:
Kökeni Arapçadır. Hayal gücüyle yaratılan, hayal edilen, zihinde tasarlanan anlamına gelir.
Didon:
Kökeni Fransızcadır (dis donc). Didona da denir. Halk dilinde İstanbul’daki yabancılara, özellikle Fransızlara verilen isimdir. Hatta, yalnız çenesinde sivri sakalı olanlara didona sakallı denir.
Büzüktaş:
Kafa dengi arkadaş, kafadar anlamına gelir.
"Kimdir gerçek yabancı -
bir ülkede yasayıp baska bir yere ait oldugunu
bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak baska bir yeri olmayan mı?"
Yanlışımız var!
Yıllar önce seyrettiğim “Kahve ve Sigara” filminde, Jack ve Meg White arasında geçen bir diyalogu hatırladım: “Dünya akustik ikametin iletkenidir” demişti Nikola Tesla. O gün merak edip onu araştırmasaydım bugün pek çok kişi gibi ben de bu büyük dahinin varlığını bilemeyebilirdim.
Kimdir Nikola Tesla? Günümüzde Edison ve Markoni gibi bilim adamlarına atfedilen ampulün ve radyonun icadı gibi pek çok gelişmenin kaynağı aslında “elektriğin tanrısı” olarak da bilinen Nikola Tesla’dır. Bilimsel otoritelerin büyük çoğunluğunun yaşamış olan en büyük mucid olarak tanımladıkları Nikola Tesla, alternatif akımın babası ve ilk jeneratör, florasan lamba, neon ışıkları, hızölçer, otomobillerdeki ateşleme sistemi, elektron mikroskobu, mikrodalga fırını ve daha pek çok buluşun mucididir. Nikola Tesla, 40 km. uzaklıktan elektriği kablo kullanmadan iletmeyi başarmış bir dahidir. Nikola Tesla, 1915’de Edison ile birlikte Nobel ödülüne layık görülmüş ancak kabul etmemiştir.
Daha fazlasını buradan merak edin: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikola_Tesla

"Tarihi, tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi…"
Teşekkürler, almıyım!
Her filmi sinema salonundan yaka paça atılana kadar izleyen, sevdiği oyuncuları amcasının oğlu gibi koruyabilen, geceyarısı uykusundan doğrulup TV’de önüne gelen filmi, misal fransız yeni akımından amerikan blockbuster’larına zıplayarak gözlerini kırpıştırmadan izleyebilen, az biraz kalmış aklından da şüphe edilebilen sinemanyakların elbetteki gecenin 3’ünde saat kurup izlemek için kalktığı bir Oscar töreni olmuştur. “The Akademi” bizler için o kadar da mühim bir müessese olmasa da hepimiz bir kere olsun, kimin heykelciği neresinden kavrayacağını, sülalesine hangi bin şekilde teşekkür edeceğini izlemek adına uykumuzdan feragat etmiş; Hollywood hatunlarının takıp takıştırdıklarına yapılan iç gıcıklayıcı yorumlara katlanmak zorunda kalmışızdır. Benim için üzücü olan o kadar bekledikten sonra gayet düzenli tertipli ilerleyen Oscar töreninde bir kerecik olsun da heykeli reddeden bir babayiğite denk gelememiş olmak!!
Takdir - teşekkür konuşmalarında komik olmaya çalışıp ödülün o kadar da matah bir şey olmadığından şaka yoluyla dem vuranlar, bir nevi dumble ya da kapı çarpmasın aracı olarak kullandıklarını söyleyenler olmuştur tabi. Ama bir kere olsun da göğsünü gere gere yok kardeşim almıyorum Oscar’ınızı, alın başınıza çalın diyen bir insan evladına tanık olsaydık. Diye düşünürken merak ettim baktım, kimler reddetmiş bugüne kadar. Meğer, tek bildiğim Marlon Brando dışında Oscar amcayı elinin tersiyle iten hatrı sayılır sayıda bir topluluk varmışmış…
Oscar heykelciğini ilk reddeden zat-ı muhterem, pek çok klasiğe (for whom the bell tolls, the tin star…) imza atmış ünlü senaryo yazarı Dudley Nichols’mış. 1936 yılında “The Informer” filmiyle “en iyi senaryo” dalında kazandığı Oscarcığı bi güzel reddetmiş, neden olarak da Akademi’nin sermaye şirketlerini destekleyen tavrını boykot etmek ve bağımsız sendikaların da desteklenmesi gerektiğine dikkat çekmek olduğunu açıklamış. İyi yapmış!
Kara listenin ikinci ünlü ismiyse, çift etkili George C. Scott. Önce 1961 yılında “The Hustler” filmiyle en iyi yardımcı oyuncu dalında aday olmuş ancak adaylıktan çekildiğini açıklamış. 1970’te ise, “Patton” ile en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış; bu kez de akademiye gönderdiği mektupta “diğer aktörlerle bir rekabet içerisinde olduğumu düşünmüyorum” diyerek ödülü kabul etmemiş. George C. Scott amcamız Oscar ödüllerine karşı öyle bir bilenmiş ki bir konuşmasında da aynen şu sözleri sarf etmiş: “Bütün bu saçmalık, anlamsız bir et gösterisi. Ve ben onun hiçbir parçasını istemiyorum”…
Gelelim, Hollywood’un gelmiş geçmiş en büyük efsanesi (tabi bana göre) Marlon Brando’ya. Asiliklerden hazetmeyen Hollywood nasıl Brando’yu sindiremediyse,
o da hiçbir zaman Hollywood’u ya da akademiyi çok da önemsiyor gibi görünmemişti… Lakin 1954 yılında “On The Waterfront” filmindeki unutulmaz performansıyla kazandığı ilk Oscar’ını kapı tutması için kullandığı ve 1970’te de heykelciği çaldırdığı ortaya çıkmış. Brando, bununla da kalmamış, 1972 yılında
“The Godfather” filmi ile ikinci kez Oscar’ı kazanmış; ancak herkes kendisini teşekkür konuşması için sahneye beklerken yerine Kızılderili bir kadın çıkmış ve Brando adına Amerika’nın Kızılderililere karşı uyguladığı politikayı protesto etmek amacıyla ödülü kabul etmediğini açıklamış.

Oscar ödülünü temel anlamında reddedenler dışında bir de farklı şekillerde tepkilerle akademinin ayıplarını ima eden sevdiğimiz karakterler de var.
Bunların en güzeli hiç şüphesiz Ingrid Bergman. 1950 yılında “Stromboli” filmini çekerken yönetmen Roberto Rosselini ile yaşadığı ilişki büyük bir skandala yol açınca Hollywood’u apar topar terkeden Bergman, Avrupa’ya yerleşmiş. Hollywood ile arasına kara kedi giren Bergman, 1956’da “Anastacia” filmiyle ikinci kez Oscar kazansa da ödül törenine katılmayı tercih etmemiş. 1974’te “Murder on the Orient Express” filmiyle kazandığı üçüncü Oscar’ını alırken ise, adaylardan Valentine Cortesa’nın çok daha iyi bir performans sergilediğini açıklayıp kendisinden özür dilemiş; akademinin adaylık ve ödül verme kriterlerinin tuhaflığından dem vurarak lafı gediğine koyuvermiş…


Buraya kadar gelmişken başka bir efsane Cool Hand Luke Paul Newman’dan bahsetmemek olmaz. Hollywood’un çok yetenekli ama kısmetsizleri kervanının başını çeken Newman, 7 kez Oscar adayı olmuş, her seferinde favori olarak gösterilse de heykelciği hep kılpayı kaçırmış. Sonunda yüzü kızaran akademi 1986’da kendisine yaşam boyu başarı ödülü vererek durumu telafi etmek istemiş. İronik olansa, o sırada “The Color of Money” filminin setinden ödül törenine bağlanan Newman, bir sonraki sene bu filmdeki muhteşem performansıyla bu kez gerçekten ödülü kazanmış.
Yaşam boyu ödüle hafif iğneleyici bir tonda teşekkür eden Newman, en iyi erkek oyuncu oscarını almak için ise ödül törenine katılmamış, ödülü onun adına arkadaşı Robert Wise almış.
Benzer bir talihsizlikle, 8 kere aday gösterildiği en iyi erkek oyuncu Oscar’ını bir türlü kazanamayan Arabistanlı Lawrence Peter O’toole 2003 yılında kendisine verilmek istenen yaşam boyu başarı ödülünü “hala oyundayım” diyerek reddetmek istemiş; akademi ödülün yine de kendisi adına bağışlanacağını söyleyince vazgeçmişmiş…
Kısaca, ne varsa eskilerde varmış. Son dönem ödül törenlerine bakarsak, kimsenin akademiye ya da Hollywood’a kafa tuttuğunu göremedik.
Ya akademi daha az yanlış yapar oldu ya da kendi karakterine ve düşüncelerine sahip çıkamayan daha çok insan oyuncu oldu??!
Please Watch <3
Le Voyage dans la Lune - Georges Melies (1902)
By Russ Mils
Douglas Coupland. 12 Slogans for the 21st...
DIY Chalkboard Mug | ...